Düğün Gelenekleri

TRABZON MAÇKA ORMANÜSTÜ KÖYÜ (KUSERA)
Yöremizde Düğün Geleneği

Osman Öztürk
Müzik Öğretmeni, sanatçı

Bundan 50-60 sene eskiye gittiğimizde köyümüzde ve Maçka yöresinde kız isteme, nişan, kına gecesi ve düğünler günümüzden çok farklı yapılırdı. Eskiden tamamen, şimdi ise kısmen bir delikanlının evleneceği kızın seçilmesi aile büyüklerine aittir. Genç kızı istenilen yere verip vermemeye de ailesi karar verir. Eskiden kız istemeye şimdiki gibi gençlerin birbirini görmesi sonucu gidilmezdi. Bu arada birbiriyle gizlice anlaşan çiftlerin ailesinden biri bu işe razı olmazsa o zaman “kız kaçırma” olayı ortaya çıkar.

Kız isteme Usulü:

Kızı önce görücüler (miyancılar) isterdi. Kız hiç görünmezdi. Kıza hiçbir şey sorulup, fikri alınmazdı. Aileler kendi aralarında görüşüp anlaşırlardı. Eğer her iki aile anlaşmışsa, erkek tarafından gelen bayanlar ancak ikinci gelişinde kızı görebilirdi. Kızla oğlan birbirini görsün diye bir düğün ortamında kızın başına 2, 3 çember atılırdı. Kızın yüzü asla görünmezdi. Gençler yoldan geçerken, kapı aralığından veya pencere kenarından birbirini görebilirlerdi. Tabii ki birbirlerinin haberi olmazdı.

Sonra erkek tarafı kızı istemeye giderdi. İstemeye en az 10 kişi gidilirdi. Kız kapının arkasında dururdu. Kızın tarafından biri kıza fikrini sorardı. Ancak kız “evet” cevabını verdiğinde erkek tarafından biri bu cevabı duyması gerekirdi. Bu durum erkek için de geçerliydi. Her iki taraf da “evet” dedikten sonra kız verilirdi.

Kız oğlana gizlice bir mendil, oğlan da kıza çeşitli hediyeler gönderirdi. Ailelerin kesinlikle haberi olmazdı. Hediyeleri birbirlerine genç birisi iletirdi.

Bugün ise durum çok farklıdır. Birbirini seven gençler durumu ailelerine bildirirler. Tabi ki bu işi açık açık değil, kız ablası veya yengesi vasıtası ile babasına, annesine bildirir. Kız istemeye damat adayının annesi, babası, amcası, dayısı, yengesi hep birlikte kız evine gidilir. Bu görüşme için önceden kız evine haber verilir. Kız isteme zamanı genelde akşamdandır. Hal hatır ve çay sohbetinden sonra görevlendirilen bir aile büyüğü, “Allah’ın emri, Peygamberin’in kavli ile, kızınızı oğlumuza istiyoruz” diye söze başlar. Kızın ailesi hemen “olur” demez. “Bakalım, düşünelim, nasipse olur” derler. Kendilerini biraz da naza çekerler, ağır davranırlar. Kız isteme işi, yani “olur” cevabını alana kadar devam eder. Kız tarafı sonunda razı olunca “söz” kesilir. Küçük bir bahşiş karşılığında kızın zarfa konulmuş veya mendile sarılmış, nüfus cüzdanı erkek tarafına verilir. Söz kesme olayından bir hafta sonra “nişan” yapılır.

Nişan:

Selelerle kız ve oğlan birbirine nişanlıklarını gönderirlerdi. Nişanlıkları götüren kişiler, iki taraf ta da çok iyi karşılanırdı. Eğer taraflar kız ve oğlan evinde iyi karşılanmazsa nişan bozulmaya kadar giderdi. Kız tarafı erkek tarafından kız için “süt hakkı” diye para alınırdı. Kızın annesine diye alınan para, sonuçta yine kız için harcanırdı. Şimdi ise böyle bir durum yoktur. Kıza nişan yüzüğü, elbise ve altın takılmaktadır.

Nişanda kız ve erkek tarafı düğünün nasıl ve nerede yapılacağı, tarihi de kararlaştırılır.

Düğün zamanı gelince kız ve erkek aileleri birlikte uruba’ya (ağırlık görmeye) giderlerdi. Kız ve oğlan ağırlık görmeye gitmezdi. Kız tarafından biri kızın herhangi bir elbisesini alır terziye götürürdü. Terzi bu elbiseye göre gelinliğe dikerdi. Gelinlikler şimdiki gibi beyaz değildi. Renk, kızın isteği doğrultusunda belirlenirdi. Bu gelinlikleri günlük hayatta da giyilebilecek tarzda dikerlerdi.

Düğün alışverişine genellikle Pazartesi günleri gitmek adettendir. Bu günde erkek tarafı, kız tarafına şehrin en güzel lokantasında bir de yemek ziyafeti çekerdi. Bu gelenek (yemek ikramı) devam etmektedir. Kızın çeyizi Cuma günü oğlan evine götürülerek yerleştirilir. Kızın sandığı bahşiş verilmeden evden çıkmaz. Genelde kız kardeşlerinden biri sandığın üzerine oturur. Cumartesi ise kız kuaföre getirilir. Komşular düğüne davet edilir. Cumartesi günü gecesi kız evinde “Kına Gecesi” yapılır. Tabii ki Pazar günü de düğün…

Eskiden kına geceleri Çarşamba günleri akşamdan yapılırdı. Perşembe günü düğün olur, Cuma günü de “Cumalık” yapılırdı.

Kına Gecesi

Eskiden kına gecelerinde, kızın başına birkaç çember atarlar ve onu ortaya alırlardı. O esnada kızın kınası yoğrulurdu. Kına yakılırken, kız elini açmaz, elini açmak için mutlaka altın isterdi. Kayın valide kızın eline altın koyarak yüzünü de açardı. Kına türküleri söylenir, sabaha kadar eğlence devam ederdi. Şimdi ise gelinin başına bir tülbent atılır. Genç kızlar halka oluşturarak türküler, maniler söyler, gelini ağlatmaya çalışırlar. Gelin yoğurulan kınadan avucuna “kına yakılması” için yine bahşiş almadan elini açmaz.

Düğün

Düğün günü damadın evinde yemekler yapılır, masalar kurulur ve kemençe, davul zurna ekibi programa başlarlar. Kurulan masalarda yemekler yenir, içkiler içilir, mermi atılır, türküler söylenir ve büyük horon halkaları kurulurdu. Düğün günü atlarla damat evine gidilirdi. Damat hiç görünmezdi. Gizli bir yerde düğünü seyrederdi. Gelin alıcı ekibi “babalık” (sağdıç) denilen görevli biri tarafından hazırlanırdı. 10-15 kadar atlı, yaya davul zurna ve kemençe eşliğinde kız evine gidilirdi. Her atın başında havlu ya da mendil bağlanırdı.

Gelini atın üzerine abisi ile dayısı koyardı. Damadın evine gidene kadar abisi ve dayısı atın iki yanında, kaynatası atın yularını tutardı. Gelin tamamen kapalı ve siyah çarşaflı olurdu. Sonradan kırmızı, beyaz vb renkli eşarplar, örtüler atılmıştır. Gelinle birlikte başka bir ata da “yenge” bindirilirdi. O da çarşaflı olurdu ve hangisinin gelin olduğu zor bilinirdi.

Gelin alayı mermi ata ata damat evine geldiğinde aynı şekilde mermi atılarak karşılanırdı. Gelin evin avlusuna geldiğinde kaynana, içi arpa, şeker, buğday, fındık ve bozuk para dolu olan bir kapı damada verir ve damat da savurur. Bu işe “arpalama” denir. Arpalama’nın anlamı, evlerinin bereketli olması idi. Ağabey ve dayı, gelini odasına götürürlerdi. Gelin, dayı, ağabey ve yenge odayı içerden kilitlerdi. Kayın peder ve valide bahşiş vererek kapıyı açarlardı. Kızı ortaya alır, kayınvalide bu sefer altın takar ve gelinin yüzünü açardı.

Dayı ile ağabey geri döner, yenge gelin evinde kalırdı. Gelin ortadayken başına çember atılır, gelen paralar (takılar) bu çemberin üzerine atılırdı. Damat ise düğünün ortalarında ‘aynaya” alınırdı. Yani bugün orta dediğimiz  takı töreni yapılırdı. Bir sini, damadın iki omuzuna birer havlu, bir ustura ve bir semboluk eğe bir sofranın üzerine konarak, bir de büyükçe bir ayna, damat “babalık” tarafından ortaya alınırdı.

Damat hiç gülmeden ciddi bir şekilde sininin üzerindeki aynaya bakardı. Kendisine takı takanları ancak aynadan görebilirdi. Seçilmiş, bu işi beceren bir ortacı davetlileri takı için davet eder. Önce “Ustura kesmeyi” diye bağırarak damadı traş etmeye çalışır ve damadın babasını “usturayı bilemeye” davet eder. Baba gelir, bahşişi verir ve ustura bir anda kesiverir. Espriler, gülüşmeler ve diğer akraba ve davetliler sırayla takılarını takarlar. Tabii ki hemen hemen her takı takan tabancasını damadın başının üzerinden boşaltır… Bu arada takılan takıları da kadınlarda Zekiye Genç, erkeklerde ise Bahri Akın anons ederdi.

Bu arada düğün yemeklerini özel aşçıların pişirdiğini de belirtelim. Emine Akbulut, Gülsüm Şahinler, Rüveyde Aydın bu aşçılardandır. Düğün mönüsü ise şöyledir:

1-Çorba
2-Etli Kabak Yahnisi
3-Kuru Fasulye
4-Lahana Sarması
5-Kesme Makarna
6-Sütlaç
7-Pilav
8-Hoşaf
9-Yoğurt
10-Yufka (Yöre Tatlısı) vb

Eskiden düğünlerde muhabbet masalarında samimi arkadaşlar birbirinin başına yoğurt bakracını (kabını) dökerlerdi. Kalaycı Sabri Usta’nın Aziz Ağa’nın Mehmet Amca’nın başına (birbirlerine) yoğurt dökmeleri meşhurdur. Ayrıca masalara neşe veren horon halkasının içinden oynayanları idare eden, yönlendiren Duri Dayı’mızı da hatırlamadan geçemeyeceğim.

Düğünden sonra 7 gün dolu mu “Yediye” (gerilik) çağrılırdı. Gelin evine giden damadın ayakkabılarını, içlerine tuz doldurarak saklamak, sonra bahşiş karşılığı geri vermek de usüldendi.

Günümüzde düğünler 3 gün yerine, sıkıştırılmış salonlarda 3 saat yapılmaktadır. Geleneklerimizin güzel taraflarını, samimiyetini coşkusunu benim gibi özlediğinizi hissetmekteyim. Gençlerimize bir de tavsiyem olacak. Mecburiyetten salonlarda yaptığımız düğününüzün en az 3 saatini de köyünüzde, yaylanızda yapınız.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir